Haftalık Gündem Değerlendirmemiz [06.01.2025]

HALKIN YÜKÜ HAFİFLETİLMELİ

Son dönemde uygulanan ekonomi politikaları vatandaşın yükünü iyice ağırlaştırmıştır. Özellikle kredi veya borçlanmanın getirdiği faiz yükünün, yapılan zamlar yoluyla vatandaşlara yansıtılması, halkın alım gücünü gittikçe zayıflatmaktadır. Bu hâl sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Bu yaklaşım, klasikleşmiş ve demode olmuş bir yöntem olan "faizi yükselt, talebi düşür; işsizliği artır, enflasyonu düşür" çarpık anlayışının ötesine geçememektedir.

Ayrıca maktu harçlar, beyannameler, damga vergisi, motorlu taşıtlar vergisi ve akaryakıt ÖTV’si gibi vergilerde uygulanan yeniden değerleme oranının enflasyonu artırıcı etkisi her geçen gün daha belirgin hale gelmektedir. Bu artışlar, özellikle sabit gelirli vatandaşların hayatını zorlaştırmakta, genel ekonomik dengeleri olumsuz yönde etkilemektedir. Yapılan her yeni zam, vatandaşların satın alma gücünü düşürmekte ve enflasyonun daha da yükselmesine yol açmaktadır.

Enflasyonunun yükselmesinin nedeni olarak çalışanların ücret artışının görülmesi büyük bir yanılgıdır. Asgari ücretin, enflasyonun çok altındaki bir oranda artırılması, bu yanlış anlayışın bir sonucudur. Asgari ücretteki yüzde 30'luk artışa karşın akaryakıt ve motorlu taşıtlar vergisindeki yüzde 43,93'lük zam, çalışanların enflasyona ezdirilmesidir.

Hükümeti, vatandaşın alım gücünü artıracak, üretimi destekleyecek ve kalıcı enflasyonla mücadeleyi sağlayacak yapısal reformlar yapmaya çağırıyoruz. Vergi yükünü artırmak yerine, üreticiyi ve tüketiciyi destekleyecek politikaların devreye alınması elzemdir. Aksi takdirde, ekonomik sorunlar daha da derinleşecektir. Halkın ekonomik sorunları çözümsüz bırakılmamalı, en düşük emekli maaşı belirlenirken aynı yanlış tekrarlanmamalıdır!

 

MÜLTECİLER VE GERİ GÖNDERME MERKEZLERİ

Geri Gönderme Merkezlerinde yaşanan hukuksuzluklar ve gayri insanî uygulamalar, Türkiye'nin kendisine sığınan milyonlarca muhacire ensar oluşuna halel getirmektedir. Özellikle idari işlem yapılmak üzere gözaltına alınan göçmenler hakkında sınır dışı kararı alınırken, "kamu düzeni" kavramı genel ve keyfi olarak her duruma uygulanmaya çalışılmaktadır.

İstenmeyen kişileri yeterli ve somut bir delil olmadan keyfi olarak gözaltına almak veya sınır dışı etmek için çok defa bahane olarak kullanılan “yabancı terörist savaşçı” tanımlaması ise işin tuzu biberi olmaktadır. Özellikle göçmenler hakkında yargı tarafından verilen takipsizlik kararları yok sayılarak idari gözetim kararı uzatılmakta ve göçmenler gayri insani şartlarda sınır dışı edilmeye çalışılmaktadır. Bu durum göçmenler ve aileleri için ağır travmalara ve mağduriyetlere sebep olmaktadır.

Son olarak 2016 yılında İslamî kimlikleri sebebiyle yaşadıkları sıkıntılar üzerine Türkiye'ye sığınan Özbek asıllı Rusya vatandaşı Ozoda Dzhabbarova (Cabbarova) ve ailesinin yaşadığı süreç bir kez daha bu durumu gözler önüne sermiştir.  Mayıs 2024’te bir soruşturma nedeniyle 6 çocuklu ailenin kaldığı eve baskın yapılmış ve karı koca birlikte gözaltına alınmıştır. O dönemde hamile olmasına rağmen anne Ozada, kendisinin taraf olmadığı, yalnızca eşiyle ilişkilendirilen bir soruşturma nedeniyle sınır dışı ve idari gözetim kararı ile karşı karşıya kalmıştır. Hamile kadın Ozada, yaşadığı stres nedeniyle düşük yaparak bebeğini kaybetmiştir. Ancak bu acılı süreç, burada son bulmamış ve acılı anne bu haliyle Çatalca Geri Gönderme Merkezi’ne konulmuştur. Eşi hakkında yürütülen soruşturma dosyasında 7 Ekim 2024 tarihinde takipsizlik kararı verilmesine rağmen anne Ozada halen Çatalca Geri Gönderme Merkezi’nde tutulmakta ve yapılan itirazlar da reddedilmektedir. Anne Ozada’nın bakıma muhtaç olan yaşları 2 ila 18 arasında altı çocuğu bulunmaktadır. İnsanlığın ve adaletin gereği olarak; Ozada ve ailesinin yaşadığı hukuksuzluk ve mağduriyetin bir an önce sonlandırılması için adli ve idari mercilere gereğinin yapılması çağrısında bulunuyoruz.

 

28 ŞUBAT MAĞDURLARI İÇİN ADALET

28 Şubat süreci, milletimizin inancına, temel hak ve hürriyetlerine karşı yapılan en ağır müdahalelerden biri olarak tarihe geçmiştir. Bu dönemde başörtüleri nedeniyle üniversitelerden uzaklaştırılan binlerce öğrenci eğitim hakkından mahrum bırakılmış, kamu görevlileri ise başörtüleri veya inançları/ibadetleri nedeniyle görevlerinden ihraç edilmiş ve yıllarca hizmet ettikleri kurumlara geri dönememiştir. Birçok kişi hukuksuz yargılamalar sonucunda cezaevine gönderilmiştir.

Ne yazık ki bu mağduriyetlerin bir kısmı, aradan geçen 28 yıla rağmen hâlâ daha giderilememiştir. Oysa 1960 ve 1980 darbeleri sonrasında mağdurların hakları için düzenlemeler yapılmış, hukuksuz şekilde ihraç edilen kamu görevlileri görevlerine iade edilmiş, geriye dönük mali ve özlük hakları teslim edilmiştir. Ergenekon ve Balyoz davalarında beraat edenler de görevlerine dönebilmiş, maddi ve manevi haklarına kavuşmuştur. Ancak 28 Şubat mağdurları için aynı hassasiyet maalesef gösterilmemiştir.

HÜDA PAR olarak, 28 Şubat mağdurları için somut adımlar atılmasını talep ediyoruz. Başörtüsü yasağı nedeniyle eğitim hayatı yarıda kalan öğrencilerin kayıpları telafi edilmeli, hukuksuz şekilde ihraç edilen memur ve askerlerin mali ve özlük hakları iade edilmelidir. Ayrıca, adil olmayan yargılamalar sonucunda ideolojik gerekçelerle mahkûm edilerek hürriyetleri ellerinden alındığı için en büyük mağduriyeti yaşayanlar için yeniden yargılama süreçleri başlatılmalıdır.

Bu kapsamda, TBMM bünyesinde bir komisyon kurulması ve 28 Şubat mağdurlarının uğradığı hak ihlallerinin detaylı bir şekilde incelenerek çözümler üretilmesi elzemdir. Adaletin sağlanması, sadece mağdurların yaralarını sarmakla kalmaz, toplum vicdanını da rahatlatır ve aynı zamanda gelecekte benzer süreçlerin önüne geçilmesine de katkı sağlar.

 

SÜRESİZ NAFAKA UYGULAMASINA SON VERİLMELİ

Süresiz nafaka uygulamasının neden olduğu mağduriyetler devam etmektedir. Bu sorun bir an önce çözülmelidir.

Evlilik akdinin sona ermesi, iki tarafın birbirlerine karşı yükümlülüklerinin de sonlanması demektir. Buna karşın çoğunlukla erkekler yoksulluk nafakası ödemekle yükümlü kılınmaktadır. Dağılan bir yuvanın faturasını kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın erkeğe ödetmek adalet ve eşitlik ilkesine aykırı olduğu gibi meseleye tamamen ideolojik, feminist bir düzlemden bakmaktır. Erkeğin ekonomik olarak yeni bir evlilik sürecine girmesine engel olmak, nafaka ödeyemeyenlere hapis cezası gibi ağır cezalar vermek, zulümdür.

Ayrıca yoksulluk nafakası, zaman zaman haksız kazanç elde etmek isteyenler tarafından istismar edilmekte, kayıt dışı olarak çalışmaya ve nikâhsız birlikteliklere sebebiyet vermektedir. Bu tip vakalar nafaka veren açısından kin ve nefrete kapı açmakta, kadına yönelik şiddeti körüklemektedir. Hele ki meseleye birkaç ay evli kalmış erkekler açısından bakıldığında söz konusu uygulama tam bir garabettir.

Sona eren evliliklerde, maddi imkânsızlık yaşayan kadınların ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalı, kendilerine istihdam alanı açma noktasında öncelik tanınmalıdır. Eski eşin, geçimden sorumlu tutulması yanlışından vazgeçilmelidir. Bu bağlamda gereken yasal düzenleme, artık daha fazla geciktirilmeden hayata geçirilmelidir.

 

CİNSİ SAPIKLIK PROPAGANDASI SUÇ SAYILMALI

"Avrupa Birliği ile Uyum Yasaları" çerçevesinde 2004’de, sapkın bir örgütlenme olan ilk LGBT derneği kurulmuş ve sapkın faaliyetlerinin "yasallaşmasıyla" birlikte ülke çapında örgütlenmeleri ivme kazanmıştır.

İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla birlikte cinsel sapkınlık ideolojisi "Toplumsal Cinsiyet" başlığıyla devletin tüm mekanizmalarına sızmıştır. Süreç içerisinde toplumun kılcal damarlarına kadar sızan bu sapkınlık, gençliğimizi gün geçtikçe kendi batağına doğru çekmekte ve aile kurumunu ifsat etmektedir.

Sapkın güruhlar, sosyal medyada sapkınlığın propagandasını yapabilmekte, dünyanın en yaygın dijital platformları, filmlere sapkın karakter bulundurma zorunluluğu getirmekte; sapkınlık, çizgi filmlerden, internet oyunlarına kadar özellikle de çocuklara hitap eden her alanı işgal etmektedir.

Aileyi ve toplumun genel ahlakını korumaktan sorumlu olan devlet, bir millî güvenlik ve bekâ sorunu olan sapkın LGBT propagandasını bir an önce kesin olarak yasaklamalı, dijital platformlarda bu içeriklere sahip yayınların erişimini engellemeli, yasağa uymayanlar için ağır cezalar uygulamalıdır.

 

AİLE BİRLİĞİ GÜÇLENDİRİLMELİ, EVLİLİK DESTEKLERİ ARTIRILMALI

Doğurganlık hızı dünya hatta AB ortalamasının oldukça altına düşen Türkiye, "nüfus yaşlanma süreciyle" karşı karşıyadır. Bu durum, ülkenin iş gücü ve üretim potansiyelini zayıflatarak, toplumsal ve ekonomik dengeyi olumsuz yönde etkilemektedir. Evlilik yaşı yükselirken, evliliklerin sayısının azalması ve boşanma oranlarının yükselmesi, aile kurumunu ve dolayısıyla toplumsal yapımızı ciddi şekilde tehdit etmektedir.

Bugün, birçok genç, ekonomik zorluklar, işsizlik, mesleki kariyer hedeflerinin ön plana çıkması ve aile hayatının ikinci plana atılması gibi çeşitli sebeplerle evliliği ertelemekte veya hiç evlenmemektedir. Ayrıca medyanın, aile kurumu ve evlilik müessesesini itibarsızlaştırarak ailesiz hayatı ve nikâhsız birliktelikleri özendiren yayınlar yapması da gençleri evlilikten soğutmaktadır.

Bu bağlamda aile kurumunun korunması ve güçlendirilmesi, toplumun geleceği için kritik bir öneme sahiptir. Gençler, evliliğe teşvik edilmeli; sağlıklı bir yuva kurabilmeleri için maddi ve manevi olarak desteklenmelidir.

Özellikle yükseköğretimde okuyan evli çiftlere geçimlerini sağlayacak bursların verilmesi, varsa kredi borçlarının silinmesi, çeyiz ve beyaz eşya desteğinin Aile ve Gençlik Fonu tarafından sağlanması, kirada oturan evli çiftlere kira yardımının yapılması, evli çiftlerin kalabileceği temiz ve nezih yurt ortamlarının oluşturulması gibi uygulamalarla gençlerin aile kurması teşvik edilmeli ve desteklenmelidir.

Aile yapısının güçlendirilmesi, toplumun refahı için atılacak en önemli adımlardan biridir. Bu nedenle, gençlerimizi aile kurma konusunda cesaretlendirici politikalar geliştirmek, ülkemizin uzun vadeli kalkınmasını güvence altına almak adına son derece önemlidir.

 

EL-FETİH YÖNETİMİNİN DİRENİŞE YÖNELİK SALDIRILARI VE ABD’NİN SOYKIRIM FİNANSÖRLÜĞÜ

Terör rejiminin Gazze’de işlediği soykırıma karşı harekete geçmeyen Mahmud Abbas liderliğindeki El-Fetih yönetimi, Batı Şeria’da işgalcilere karşı mücadele eden Filistinli direniş örgütlerini hedef almaktadır. Filistin halkını savunması gereken El-Fetih’in kolluk güçleri, ev baskınlarıyla direnişçileri gözaltına almakta, ellerindeki savunma araçlarına el koymaktadır. İçlerinden bazıları ise ihanetini, Filistinli direnişçileri doğrudan hedef alarak katledecek kadar ileriye götürmüştür. Son olarak ise El-Fetih yönetimi, tıpkı siyonist işgal rejiminin yaptığı gibi, Filistin halkının sesini dünyaya duyuran nadir medya kuruluşlarından biri olan El Cezire’nin Batı Şeria’daki ofisini kapatarak terör rejiminin hizmetinde olduğunu kanıtlamıştır.

Birleşmiş Milletler (BM), 2024 yılının, işgal altındaki Batı Şeria ve Kudüs'te Filistin topraklarını gasp eden işgalcilerin en fazla saldırı gerçekleştirdiği ve en fazla Filistinlinin şehit edildiği yıl olduğunu açıkladı. Buna rağmen terör rejimine taş bile atmayan El-Fetih yönetimi, hedef olarak Filistinlilerin haklarını savunan direniş örgütlerini seçmiştir. Cenin’de Filistinli direnişçilere yönelik kuşatma 4 haftadır devam etmektedir. Mahmud Abbas yönetiminin Batı Şeria’da Filistin direnişini yok ederek terör rejiminin önünü tamamen açmakla görevlendirildiği ortadadır. Filistin direnişini bastırmak için görevlendirilen Filistinli memurlar bu ihaneti kabul etmemeli, namlularını Filistin halkına değil, topraklarını gasp eden, kardeşlerini katleden soykırımcı işgalcilere çevirmelidir.

Öte yandan ABD yönetiminin, terör rejiminin 7 Ekim 2023'te Gazze Şeridi'ne başlattığı ve sonrasında Lübnan ve Suriye'ye uzanan saldırılarına destek amacıyla şimdiye kadar 22 milyar doların üzerinde doğrudan "askeri yardım" ve harekât desteği sağladığı ortaya çıkmıştır. Soykırım suçundan yargılanan terör rejimine sağlanan siyasi ve ekonomik destek de soykırım suçuna ortak olmaktır. Soykırımcılarla birlikte suç ortaklarına da uluslararası hukuk önünde bu cürümlerin bedeli bir gün ödetilecektir. İslam dünyası sadece terör rejimine değil, Müslüman kanı akıtması için finansal kaynak aktaran güçlere de yaptırım uygulamalıdır.

 

DAİŞ TEKRAR PİYASAYA SÜRÜLÜYOR

Suriye’de Baas rejiminin devrilmesi ve Irak’ta işgalci ABD güçlerinin çekilme takviminin oluşumunun ardından DAİŞ’in saldırılarında ve ABD’nin ‘’DAİŞ’i hedef aldık’’ şeklindeki Suriye’deki müdahalelerinde dikkat çeken bir artış olmuştur. Son olarak ABD'nin New Orleans eyaletinde gerçekleşen ve 15 kişinin ölümüne neden olan saldırıda saldırganın aracında "DAİŞ bayrağı" bulunduğuna dair açıklama yapıldı. Bu durumlar ABD’nin Ortadoğu’daki askeri etkinliğini sürdürmek için DAİŞ kartını yeniden piyasaya sürdüğü iddialarını güçlendirmektedir.

Suriye, Irak ve Afganistan başta olmak üzere tüm bölge ülkeleri ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığının yaşattığı acıların ve istikrarsızlığın boyutuna şahit olmuştur. ABD’nin Afganistan ve Irak’ta işlediği savaş suçları halen hafızalardadır. Bölge ülkeleri, ABD güçlerinin bölgeden şartsız geri çekilmesi için birlikte hareket etmeli, ABD’nin yeni bir bahaneyle bölge ülkelerinin topraklarını hedef alacak saldırılar gerçekleştirmesi önlenmelidir. Piyonları aracılığıyla bölgeye bir ahtapot gibi yayılma eğilimindeki Batı’ya asla güvenilmemeli; güvenlik ve istikrar için bölge ülkeleri arasındaki iş birliği güçlendirilmelidir. 

 

HÜDA PAR GENEL MERKEZİ

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.