HALKIN YÜKÜ HAFİFLETİLMELİ
Son dönemde uygulanan ekonomi politikaları vatandaşın yükünü iyice
ağırlaştırmıştır. Özellikle kredi veya borçlanmanın getirdiği faiz yükünün,
yapılan zamlar yoluyla vatandaşlara yansıtılması, halkın alım gücünü gittikçe
zayıflatmaktadır. Bu hâl sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Bu yaklaşım,
klasikleşmiş ve demode olmuş bir yöntem olan "faizi yükselt, talebi düşür;
işsizliği artır, enflasyonu düşür" çarpık anlayışının ötesine
geçememektedir.
Ayrıca maktu harçlar, beyannameler, damga vergisi, motorlu taşıtlar
vergisi ve akaryakıt ÖTV’si gibi vergilerde uygulanan yeniden değerleme
oranının enflasyonu artırıcı etkisi her geçen gün daha belirgin hale
gelmektedir. Bu artışlar, özellikle sabit gelirli vatandaşların hayatını
zorlaştırmakta, genel ekonomik dengeleri olumsuz yönde etkilemektedir. Yapılan
her yeni zam, vatandaşların satın alma gücünü düşürmekte ve enflasyonun daha da
yükselmesine yol açmaktadır.
Enflasyonunun yükselmesinin nedeni olarak çalışanların ücret
artışının görülmesi büyük bir yanılgıdır. Asgari ücretin, enflasyonun çok
altındaki bir oranda artırılması, bu yanlış anlayışın bir sonucudur. Asgari
ücretteki yüzde 30'luk artışa karşın akaryakıt ve motorlu taşıtlar vergisindeki
yüzde 43,93'lük zam, çalışanların enflasyona ezdirilmesidir.
Hükümeti, vatandaşın alım gücünü artıracak, üretimi destekleyecek
ve kalıcı enflasyonla mücadeleyi sağlayacak yapısal reformlar yapmaya
çağırıyoruz. Vergi yükünü artırmak yerine, üreticiyi ve tüketiciyi
destekleyecek politikaların devreye alınması elzemdir. Aksi takdirde, ekonomik
sorunlar daha da derinleşecektir. Halkın ekonomik sorunları çözümsüz
bırakılmamalı, en düşük emekli maaşı belirlenirken aynı yanlış
tekrarlanmamalıdır!
MÜLTECİLER VE GERİ GÖNDERME MERKEZLERİ
Geri Gönderme Merkezlerinde yaşanan hukuksuzluklar ve gayri insanî
uygulamalar, Türkiye'nin kendisine sığınan milyonlarca muhacire ensar oluşuna
halel getirmektedir. Özellikle idari işlem yapılmak üzere gözaltına alınan
göçmenler hakkında sınır dışı kararı alınırken, "kamu düzeni" kavramı
genel ve keyfi olarak her duruma uygulanmaya çalışılmaktadır.
İstenmeyen kişileri yeterli ve somut bir delil olmadan keyfi
olarak gözaltına almak veya sınır dışı etmek için çok defa bahane olarak
kullanılan “yabancı terörist savaşçı” tanımlaması ise işin tuzu biberi olmaktadır.
Özellikle göçmenler hakkında yargı tarafından verilen takipsizlik kararları yok
sayılarak idari gözetim kararı uzatılmakta ve göçmenler gayri insani şartlarda
sınır dışı edilmeye çalışılmaktadır. Bu durum göçmenler ve aileleri için ağır
travmalara ve mağduriyetlere sebep olmaktadır.
Son olarak 2016 yılında İslamî kimlikleri sebebiyle yaşadıkları
sıkıntılar üzerine Türkiye'ye sığınan Özbek asıllı Rusya vatandaşı Ozoda
Dzhabbarova (Cabbarova) ve ailesinin yaşadığı süreç bir kez daha bu durumu gözler
önüne sermiştir. Mayıs 2024’te bir
soruşturma nedeniyle 6 çocuklu ailenin kaldığı eve baskın yapılmış ve karı koca
birlikte gözaltına alınmıştır. O dönemde hamile olmasına rağmen anne Ozada,
kendisinin taraf olmadığı, yalnızca eşiyle ilişkilendirilen bir soruşturma
nedeniyle sınır dışı ve idari gözetim kararı ile karşı karşıya kalmıştır.
Hamile kadın Ozada, yaşadığı stres nedeniyle düşük yaparak bebeğini
kaybetmiştir. Ancak bu acılı süreç, burada son bulmamış ve acılı anne bu
haliyle Çatalca Geri Gönderme Merkezi’ne konulmuştur. Eşi hakkında yürütülen
soruşturma dosyasında 7 Ekim 2024 tarihinde takipsizlik kararı verilmesine
rağmen anne Ozada halen Çatalca Geri Gönderme Merkezi’nde tutulmakta ve yapılan
itirazlar da reddedilmektedir. Anne Ozada’nın bakıma muhtaç olan yaşları 2 ila
18 arasında altı çocuğu bulunmaktadır. İnsanlığın ve adaletin gereği olarak;
Ozada ve ailesinin yaşadığı hukuksuzluk ve mağduriyetin bir an önce
sonlandırılması için adli ve idari mercilere gereğinin yapılması çağrısında
bulunuyoruz.
28 ŞUBAT MAĞDURLARI İÇİN ADALET
28 Şubat süreci, milletimizin inancına, temel hak ve
hürriyetlerine karşı yapılan en ağır müdahalelerden biri olarak tarihe
geçmiştir. Bu dönemde başörtüleri nedeniyle üniversitelerden uzaklaştırılan
binlerce öğrenci eğitim hakkından mahrum bırakılmış, kamu görevlileri ise
başörtüleri veya inançları/ibadetleri nedeniyle görevlerinden ihraç edilmiş ve
yıllarca hizmet ettikleri kurumlara geri dönememiştir. Birçok kişi hukuksuz
yargılamalar sonucunda cezaevine gönderilmiştir.
Ne yazık ki bu mağduriyetlerin bir kısmı, aradan geçen 28 yıla
rağmen hâlâ daha giderilememiştir. Oysa 1960 ve 1980 darbeleri sonrasında
mağdurların hakları için düzenlemeler yapılmış, hukuksuz şekilde ihraç edilen
kamu görevlileri görevlerine iade edilmiş, geriye dönük mali ve özlük hakları
teslim edilmiştir. Ergenekon ve Balyoz davalarında beraat edenler de
görevlerine dönebilmiş, maddi ve manevi haklarına kavuşmuştur. Ancak 28 Şubat
mağdurları için aynı hassasiyet maalesef gösterilmemiştir.
HÜDA PAR olarak, 28 Şubat mağdurları için somut adımlar atılmasını
talep ediyoruz. Başörtüsü yasağı nedeniyle eğitim hayatı yarıda kalan
öğrencilerin kayıpları telafi edilmeli, hukuksuz şekilde ihraç edilen memur ve
askerlerin mali ve özlük hakları iade edilmelidir. Ayrıca, adil olmayan
yargılamalar sonucunda ideolojik gerekçelerle mahkûm edilerek hürriyetleri
ellerinden alındığı için en büyük mağduriyeti yaşayanlar için yeniden yargılama
süreçleri başlatılmalıdır.
Bu kapsamda, TBMM bünyesinde bir komisyon kurulması ve 28 Şubat
mağdurlarının uğradığı hak ihlallerinin detaylı bir şekilde incelenerek
çözümler üretilmesi elzemdir. Adaletin sağlanması, sadece mağdurların
yaralarını sarmakla kalmaz, toplum vicdanını da rahatlatır ve aynı zamanda
gelecekte benzer süreçlerin önüne geçilmesine de katkı sağlar.
SÜRESİZ NAFAKA UYGULAMASINA SON
VERİLMELİ
Süresiz nafaka uygulamasının neden olduğu mağduriyetler devam
etmektedir. Bu sorun bir an önce çözülmelidir.
Evlilik akdinin sona ermesi, iki tarafın birbirlerine karşı yükümlülüklerinin
de sonlanması demektir. Buna karşın çoğunlukla erkekler yoksulluk nafakası
ödemekle yükümlü kılınmaktadır. Dağılan bir yuvanın faturasını kusurlu olup
olmadığına bakılmaksızın erkeğe ödetmek adalet ve eşitlik ilkesine aykırı
olduğu gibi meseleye tamamen ideolojik, feminist bir düzlemden bakmaktır.
Erkeğin ekonomik olarak yeni bir evlilik sürecine girmesine engel olmak, nafaka
ödeyemeyenlere hapis cezası gibi ağır cezalar vermek, zulümdür.
Ayrıca yoksulluk nafakası, zaman zaman haksız kazanç elde etmek
isteyenler tarafından istismar edilmekte, kayıt dışı olarak çalışmaya ve
nikâhsız birlikteliklere sebebiyet vermektedir. Bu tip vakalar nafaka veren
açısından kin ve nefrete kapı açmakta, kadına yönelik şiddeti körüklemektedir.
Hele ki meseleye birkaç ay evli kalmış erkekler açısından bakıldığında söz
konusu uygulama tam bir garabettir.
Sona eren evliliklerde, maddi imkânsızlık yaşayan kadınların
ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalı, kendilerine istihdam alanı açma
noktasında öncelik tanınmalıdır. Eski eşin, geçimden sorumlu tutulması
yanlışından vazgeçilmelidir. Bu bağlamda gereken yasal düzenleme, artık daha
fazla geciktirilmeden hayata geçirilmelidir.
CİNSİ SAPIKLIK PROPAGANDASI SUÇ
SAYILMALI
"Avrupa Birliği ile Uyum Yasaları" çerçevesinde 2004’de,
sapkın bir örgütlenme olan ilk LGBT derneği kurulmuş ve sapkın faaliyetlerinin
"yasallaşmasıyla" birlikte ülke çapında örgütlenmeleri ivme
kazanmıştır.
İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla birlikte cinsel sapkınlık
ideolojisi "Toplumsal Cinsiyet" başlığıyla devletin tüm
mekanizmalarına sızmıştır. Süreç içerisinde toplumun kılcal damarlarına kadar
sızan bu sapkınlık, gençliğimizi gün geçtikçe kendi batağına doğru çekmekte ve
aile kurumunu ifsat etmektedir.
Sapkın güruhlar, sosyal medyada sapkınlığın propagandasını
yapabilmekte, dünyanın en yaygın dijital platformları, filmlere sapkın karakter
bulundurma zorunluluğu getirmekte; sapkınlık, çizgi filmlerden, internet
oyunlarına kadar özellikle de çocuklara hitap eden her alanı işgal etmektedir.
Aileyi ve toplumun genel ahlakını korumaktan sorumlu olan devlet,
bir millî güvenlik ve bekâ sorunu olan sapkın LGBT propagandasını bir an önce
kesin olarak yasaklamalı, dijital platformlarda bu içeriklere sahip yayınların
erişimini engellemeli, yasağa uymayanlar için ağır cezalar uygulamalıdır.
AİLE BİRLİĞİ GÜÇLENDİRİLMELİ, EVLİLİK
DESTEKLERİ ARTIRILMALI
Doğurganlık hızı dünya hatta AB ortalamasının oldukça altına düşen
Türkiye, "nüfus yaşlanma süreciyle" karşı karşıyadır. Bu durum,
ülkenin iş gücü ve üretim potansiyelini zayıflatarak, toplumsal ve ekonomik
dengeyi olumsuz yönde etkilemektedir. Evlilik yaşı yükselirken, evliliklerin
sayısının azalması ve boşanma oranlarının yükselmesi, aile kurumunu ve
dolayısıyla toplumsal yapımızı ciddi şekilde tehdit etmektedir.
Bugün, birçok genç, ekonomik zorluklar, işsizlik, mesleki kariyer
hedeflerinin ön plana çıkması ve aile hayatının ikinci plana atılması gibi
çeşitli sebeplerle evliliği ertelemekte veya hiç evlenmemektedir. Ayrıca
medyanın, aile kurumu ve evlilik müessesesini itibarsızlaştırarak ailesiz
hayatı ve nikâhsız birliktelikleri özendiren yayınlar yapması da gençleri
evlilikten soğutmaktadır.
Bu bağlamda aile kurumunun korunması ve güçlendirilmesi, toplumun
geleceği için kritik bir öneme sahiptir. Gençler, evliliğe teşvik edilmeli;
sağlıklı bir yuva kurabilmeleri için maddi ve manevi olarak desteklenmelidir.
Özellikle yükseköğretimde okuyan evli çiftlere geçimlerini
sağlayacak bursların verilmesi, varsa kredi borçlarının silinmesi, çeyiz ve
beyaz eşya desteğinin Aile ve Gençlik Fonu tarafından sağlanması, kirada oturan
evli çiftlere kira yardımının yapılması, evli çiftlerin kalabileceği temiz ve
nezih yurt ortamlarının oluşturulması gibi uygulamalarla gençlerin aile kurması
teşvik edilmeli ve desteklenmelidir.
Aile yapısının güçlendirilmesi, toplumun refahı için atılacak en
önemli adımlardan biridir. Bu nedenle, gençlerimizi aile kurma konusunda
cesaretlendirici politikalar geliştirmek, ülkemizin uzun vadeli kalkınmasını
güvence altına almak adına son derece önemlidir.
EL-FETİH YÖNETİMİNİN DİRENİŞE YÖNELİK
SALDIRILARI VE ABD’NİN SOYKIRIM FİNANSÖRLÜĞÜ
Terör rejiminin Gazze’de işlediği soykırıma karşı harekete
geçmeyen Mahmud Abbas liderliğindeki El-Fetih yönetimi, Batı Şeria’da
işgalcilere karşı mücadele eden Filistinli direniş örgütlerini hedef
almaktadır. Filistin halkını savunması gereken El-Fetih’in kolluk güçleri, ev
baskınlarıyla direnişçileri gözaltına almakta, ellerindeki savunma araçlarına
el koymaktadır. İçlerinden bazıları ise ihanetini, Filistinli direnişçileri
doğrudan hedef alarak katledecek kadar ileriye götürmüştür. Son olarak ise
El-Fetih yönetimi, tıpkı siyonist işgal rejiminin yaptığı gibi, Filistin halkının
sesini dünyaya duyuran nadir medya kuruluşlarından biri olan El Cezire’nin Batı
Şeria’daki ofisini kapatarak terör rejiminin hizmetinde olduğunu kanıtlamıştır.
Birleşmiş Milletler (BM), 2024 yılının, işgal altındaki Batı Şeria
ve Kudüs'te Filistin topraklarını gasp eden işgalcilerin en fazla saldırı
gerçekleştirdiği ve en fazla Filistinlinin şehit edildiği yıl olduğunu
açıkladı. Buna rağmen terör rejimine taş bile atmayan El-Fetih yönetimi, hedef
olarak Filistinlilerin haklarını savunan direniş örgütlerini seçmiştir.
Cenin’de Filistinli direnişçilere yönelik kuşatma 4 haftadır devam etmektedir.
Mahmud Abbas yönetiminin Batı Şeria’da Filistin direnişini yok ederek terör
rejiminin önünü tamamen açmakla görevlendirildiği ortadadır. Filistin
direnişini bastırmak için görevlendirilen Filistinli memurlar bu ihaneti kabul
etmemeli, namlularını Filistin halkına değil, topraklarını gasp eden,
kardeşlerini katleden soykırımcı işgalcilere çevirmelidir.
Öte yandan ABD yönetiminin, terör rejiminin 7 Ekim 2023'te Gazze Şeridi'ne
başlattığı ve sonrasında Lübnan ve Suriye'ye uzanan saldırılarına destek
amacıyla şimdiye kadar 22 milyar doların üzerinde doğrudan "askeri yardım" ve
harekât desteği sağladığı ortaya çıkmıştır. Soykırım suçundan yargılanan terör
rejimine sağlanan siyasi ve ekonomik destek de soykırım suçuna ortak olmaktır.
Soykırımcılarla birlikte suç ortaklarına da uluslararası hukuk önünde bu
cürümlerin bedeli bir gün ödetilecektir. İslam dünyası sadece terör rejimine
değil, Müslüman kanı akıtması için finansal kaynak aktaran güçlere de yaptırım
uygulamalıdır.
DAİŞ TEKRAR PİYASAYA SÜRÜLÜYOR
Suriye’de Baas rejiminin devrilmesi ve Irak’ta işgalci ABD
güçlerinin çekilme takviminin oluşumunun ardından DAİŞ’in saldırılarında ve
ABD’nin ‘’DAİŞ’i hedef aldık’’ şeklindeki Suriye’deki müdahalelerinde dikkat
çeken bir artış olmuştur. Son olarak ABD'nin New Orleans eyaletinde gerçekleşen
ve 15 kişinin ölümüne neden olan saldırıda saldırganın aracında "DAİŞ
bayrağı" bulunduğuna dair açıklama yapıldı. Bu durumlar ABD’nin Ortadoğu’daki
askeri etkinliğini sürdürmek için DAİŞ kartını yeniden piyasaya sürdüğü
iddialarını güçlendirmektedir.
Suriye, Irak ve Afganistan başta olmak üzere tüm bölge ülkeleri
ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığının yaşattığı acıların ve istikrarsızlığın
boyutuna şahit olmuştur. ABD’nin Afganistan ve Irak’ta işlediği savaş suçları
halen hafızalardadır. Bölge ülkeleri, ABD güçlerinin bölgeden şartsız geri
çekilmesi için birlikte hareket etmeli, ABD’nin yeni bir bahaneyle bölge
ülkelerinin topraklarını hedef alacak saldırılar gerçekleştirmesi önlenmelidir.
Piyonları aracılığıyla bölgeye bir ahtapot gibi yayılma eğilimindeki Batı’ya
asla güvenilmemeli; güvenlik ve istikrar için bölge ülkeleri arasındaki iş
birliği güçlendirilmelidir.
HÜDA PAR GENEL MERKEZİ
